CAN Yücel’den Dosta Kalan!

CAN Yücel’den Dosta Kalan

Bilmiyordum,

Öldüğünde çocuktum ve O’nu bilmiyordum. Millî Eğitim Bakanlığı yapan Hasan Âli Yücel’in oğlu olduğunu, Ankara ve Cambridge Üniversiteleri’nde Latince ve Yunanca okuduğunu, spiker ve rehber olduğunu, askerliğini Kore’de yaptığını, Güler Yücel ile evlendiğini, Su, Güzel ve Hasan’ın babası olduğunu bilmiyordum. Yazma’nın ilk kitabı olduğunu, ardından ona onlarca kitabın eşlik ettiğini, Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarını ve Her Boydan adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini Türkçeye çevirdiğini, “ben ömrümce muhalif yaşadım/devletçe de menfi bir “tip” sayıldım/onun için kan gurubum/rh negatif” diye özgeçmişini yazdığını, “konser oldum, bitmemiş senfoniyi bitirdim.” derken hastalığını tiye aldığını bilmiyordum.

Biliyordu,
“Yaşamak düğünse, sen orda gelindin/ Seni soydum, Güler, dünyayı giyindim.” diye seslendiği karısının her zaman yanında olacağını biliyordu Can Yücel. Datça’ya gömüleceğini, günebakanların onu yolcu edeceğini, “İlk şiirimi on yaşında yazdım.” derken şiirlerinin bir yerlerde hayat bulacağını, ölümden bahsederken ardında yüzlerce dost, sayısız okur bırakacağını biliyordu.

Bilmiyordu,
Can’sızlığın ne demek olduğunu bilmiyordu.

“Can’la nasıl yaşıyorsun” diye sorduklarında “Benden ne tür cevap beklediklerini de çok iyi tahmin ederdim. Onlara cevap vermektense, sessiz kalmayı tercih ederdim. Tek bir söz etmeden… Bu oyunu çok iyi oynar olmuştum… Harlı bir adamdı Can… Harlı olan yerden böylesi hırlar, böylesi şiirlerin çıkması doğaldı. Gerçekten seven, inançları için yanan, doğru, cesaretli ve cesaretli bir insan olmanın güzel mi güzelliği vardı onda…” diyen Güler Yücel, “Can’sız nasıl yaşıyorsun” diye soracaklarını bilmiyordu. “Can’ı mı merak ediyorlar, beni mi?.. Tabii ki, Can’ı… Can’la yaşamayı tarif edemeyen ben, Can’sız yaşamayı nasıl tarif edebilirim ki? Yalnız şunu söyleyeyim, hiç birbirimizi kaybetmek istemezdik. Bunu hiç dile getirmezdik ama bilirdik… Öyle idi işte… Evin içinden bahçeye çıkarken bile “Nereye gidiyorsun” dediğinde, ben de ona “Roma’ya” derdim. Şimdi bütün yolların nereye çıktığını çok iyi anladım…”* derken Can’sızlığın ne demek olduğunu bilmeye çalışıyordu.

Biliyorlardı,
Can Baba’larından onlara çok şey kalacağını biliyorlardı. Kimisi şiirinde, kimisi sofrasında, kimisi de yolculuğunda dosttu O’na.

“Can Yücel’den onlara kalan…”ı sordum,

Sezai Sarıoğlu:
Can Yücel; şiirin sokak, sokağın şiir çocuğu. Şiir ve aşk gibi devletin tersi. Esastan ve usulden Ters Çocuk… Perspektif değil Terspektif sahibi çocuk. Bana sorarsanız küfürcaz, şiircaz çocuk. Bilinenin aksine onun doğaçlama veya tasarlanmış “küfürlerini” ben felsefi ve estetik bir kategori olarak okuyorum. Bu nedenle de klasik anlamda “küfür” ile özdeşleştirilip klişe haline getirilmesine itiraz ediyorum. “Aslında çirkin değilsin sen / Çirkin görünmek istiyorsun / Güzelliği tarif için” dizelerinden oluşan ESTETİK şiiriyle ezber bozan çocuk… İşaret ve itiraz parmağını yitirmeden, yanlış yaşayıp yanlış yaşlanmadan devlete ve kapitalizme teslim olmadan ömrünü tamamlayan asi ve aksi çocuk. İmkanlı içkiye ve düz rakıya dadanan; “Boğma rakının tipisinde” yüzme öğrenen Rakışıklı Çocuk. Tansık Gerçekçiliği: İnsanım ben ve tanığım / Kendim olan o tansığa” şiiriyle kendini tarif edip; Sosyalist Gerçekçilik kavramına da şerh düşen çocuk. Mânâsını yitirmiş dünyada mânâ gönüllü olmanın hevesini bizim mahallenin çocuklarına bulaştıran diyalektik çocuk. “Bin dereden bir kendimi getirdim” diyerek verili sosyalizmin ben ile biz (ağaç ile orman) bahsindeki Biz’in yani ormanın kutsanmasına itiraz eden; örgütlenince ben/ birey olmaktan istifa etmeyen tabusuz ve tapusuz çocuk. İçimizden geçtiği halde söyleyemediklerimizi dil çabukluğu ile söyleyen rol model değil “hiç model!” çocuk. Ölümünden ve doğanın kucağına yatıya verildikten sonra sekiz yaşındaki torunu Ali Bey’in “Dedemi nereye ektiniz?” diyerek yirmi dört ayar kıssadan hissesi olan cümleyle uğurladığı toprak hattı çocuk. “Ağaç kuşa kuş ağaca kayıtlı” dizesiyle Devrime ve Sosyalizme kaydolan çocuk. Birlikte olduğumuz günlerde kavramlarına, analizlerine, çırak durduğum derviş çocuk. “Bana bir varmış de…/ Bir Varmış Bir Yokmuş deme…/ İçime dokunuyor” dizelerinin dizi ve dili dibinde eski kendimden yeni kendime taşınmamı sağlayan el veren çocuk… Kişi başına düşen devlet ve milliyetçilik miktarının şairler arastasında da yaygınlığına rağmen “Aleyhistan’da yeni bir lehçe” olmanın kıymeti olan çocuk. Kendi bilgisinin bilgesi “başıbozuk” çocuk.

Fergun Özelli:
“Eğitim”le takılmış korku ve itaat serumunun kordonu, nasıl koparılır? Rakı ve sohbetin düş denizinde, “Gerçek İnsan” ülkesine doğru yelken nasıl açılır? Yönetenler hariç, kimseyi rahatsız edip incitmeden, özgürce nasıl küfredilir? Bir kartvizit, bir peçete ya da gazete kenarına yazılan dizeler, nasıl bir içtenlikle okurlara ulaşıp da Sevgi Duvarı’ndan asla silinemeyecek bir slogana dönüşür? Nasıl aşk olunur, nasıl şiir olunur ve nasıl hayatın ta kendisi?  İşte, yolumu sürekli aydınlatan bu sorulardır Can Yücel’den bana kalanlar. İyi ki vardı, iyi ki yaşadı, iyi ki yazdı… Şiirleri, o güzel İzmir Pasaport kahvesi sohbetimizin anıları, o canım imzası ve tükenmez umudu hep saklı kalacak bende; yaşadığım sürece…

Aydın Şimşek:
Can Yücel ile Datça’da yedi yıl yaşadım. Onun üzerine sonsuz bir söylem içerisinde kalınabilir. Ama bence Can Yücel imgesi gezinin imgesidir. Egemen aklın mutlak iktidarın ve mitlerin aşındırılmasını-aşılmasını sağlayan ironi Can Yücel’den öğretici bir mirastır.

Namık Kuyumcu:
1991 yılı olsa gerek. Bodrum-Türkbükü’den bir arkadaşım Can Yücel’i otobüse bindirmiş. İzmir’e yolcu ediyor. Beni aradı ve garajda karşıladık. O yıllarda İzmir’de, Alsancak semtinde, Mülkiyeliler Birliği Lokalini işletiyorum. Yani meyhanecilik yapıyorum. Akşam bahçede bir içki sofrası kuruldu. Yakın dostum şair Tuğrul Keskin ve birkaç arkadaşla birlikte aynı masada oturuyoruz. Gerçeği bilmeme rağmen; kurgu ya da uydurma anılar tarihine bir not düşmek için hemen sorumu yönelttim: “Can Baba, seninle ve Duygu Asena ile ilgili bir hikâye var. Güya bir televizyon programında, canlı yayına seni davet etmiş. Bir ara da; “Can Bey, Nazım Hikmet’e ilişkin kartpostal şairi diyorlar. Siz ne dersiniz” sorusunu sormuş! Siz de büyük bir öfkeyle “kart sensin, postal da kıçına kaçsın” demişsin! “Doğru mu?” Sözüm üzerine… “Yahu çocuklar siz bari böyle söylemeyin… Hiç ilgisi yok bu hikâyenin… Duygu ile biz yakinen tanışırız ve birbirimizi çok severiz. Duymuşsa kendisi de çok üzülmüştür. Bunu bu masada söylemiş olayım” demişti…

Elbette biliyordum. Masadaki arkadaşlarım da emindi. Kendi ağzından duyarak, tümüyle kurgu olan böyle tuhaf bir hikâyeyi, masadaki diğer arkadaşların da duymasını sağlayarak, bir gerçeğe dönüştürmek istemiştim… Bunu, daha sonra Duygu Asena ile de konuşarak, Datça’da, Can Yücel Festivalleri’nin birisinde, gerçek hatıralar sayfasına, kederli bir gülüşle bırakmıştık… Gerçekler her zaman ve herkese rağmen; daima deli ve devrimciydi… 

Biliyoruz,

Kendisi gibi yaşayıp kendisi gibi ölen Can’ı biliyoruz. Şiirlerle, şarkılarla, çevirilerle, dostlarla her gün yaşayacağını, Can’ların ölüm gününün olmayacağını biliyoruz.


Güler Yücel’in cümleleri 11 Ağustos 2010 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Yanıtla

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin