Öykülerden Masalsı Bir Evrene Yolculuk: Anlatamıyorum!

Öykülerden Masalsı Bir Evrene Yolculuk Anlatamıyorum

Emrah Öztürk’ün öykülerinde kırılgan, sessiz, içe dönük karakterlere rastlarız. Mırıldanmaların ve sayıklamaların iklimi, onun kaleminde kendi evrenini yaratır. Sessizliğin de konuşmaya dahil olduğunu hatırlatır.

Anlatamıyorum’da yer alan öyküler: Yumurta, Dışardakiler, Karanlık Şimdi, Bugün Dünyanın Son Günü, Teşne, Leyla, Şafak Bekçisi. Kitap iki bölüme ayrılmış. Birinci bölümdeki öykülerde Limon Yağmuru’na benzer bir atmosfer var.  İkinci bölümde yer alan (Leyla, Şafak Bekçisi) öykülerdeyse yeni bir Emrah Öztürk tarzı görüyoruz. Daha fantastik daha masalsı daha efsunlu daha ürpertili…  O kırılgan dil yerini bilmecenin gizemine bırakıyor, sürüklendikçe sürüklenen…

Öykülerden Masalsı Bir Evrene Yolculuk Anlatamıyorum
Anlatamıyorum, Emrah Öztürk, YKY, 2017

Kitabın ilk öyküsü: Yumurta. Öykü kişisi, hem kendisinin dışına çıkıyor hem de başkalarının (diğerbeninin) gözlerinden kendisini izliyor. Bazı insanlarla hiç karşılaşmamışızdır, bununla birlikte bir yerlerde illaki yaşadıklarından eminizdir. Varlıkları çeperimizi öyle bir sarar ki çevremize, en yakınımıza dönüp baktığımızda benliğimizin o insanlardan izler bulduğunu fark ederiz. Yokluktur bu, varlığı hissedilenin yokluğu…

Dışardakiler öyküsündeki Muhsin’in Ateş’i gibi… “Muhsin’in gözleri yanıyor. Elleri Ateş’i arıyor. Keşke şimdi burada olsa, dizinin dibinde otursa, okşasa onu, soluğunu dinlese, gözlerine baksa. En çok da şimdi! Ne diye gitti, ne diye bıraktı kendisini bir başına! O gitti diye yaşanıyor tüm bunlar. Bu köhne dengenin merkebini kırıp gittiği için.” Aslında Ateş’in gidişi, hiç gelmeyen birinin gidişidir; Muhsin’in diğerbenine ihtiyaç duyduğu anlarda sığındığı kendi kuytusudur bir bakıma… Aynada kendisine söylediklerini en yakından duyan Ateş olduğu için Muhsin hep onu ansır, anısız… İçindeki kaosta barındırdığı arkadaşlar, tanıklar arasında Ateş, bir Nesrin’e dönüşür ona ses soluk verir bir de Muhsin’e…

Devinim öykü boyunca sürüp gidiyor, iki büyük boşluk, öyle yok bir çağrıyla düş mü gerçek mi seçilemeyen yazgının kahramanları oluveriyor, belli belirsiz suretleriyle… Muhsin bazen Ateş’i bazen Nesrin’i fakat aslında sadece içindeki boşluğu tanımaya çalışıyor, zaman bulanıklığı yaşıyor. Açmazlarında Nesrin siluetindeki Ateş’e, Ateş siluetindeki Nesrin’e sarılıyor. Bilinçdışındaki kendiliğine bağlanıyor böylelikle, uzamsız bir boşluğa halat geçirmeye çalışırcasına zamanı peşinden sürüklemeye çabalayarak… Hepimizin biraz biraz yaşadığı o “ya içindesindir çemberin ya da dışında yer alacaksın” durağındaki dakikaların dağıldığı anda, bekleyişte kalarak…

Zamanla ilgili karmaşa Anlatamıyorum’daki öykülerde göze çarpanlardan… Çağının gerisinde kalmak ya da çağının ilerisinde yaşamak arasında bocalayan öykü kişileri, Karanlık Şimdi öyküsünde olduğu gibi ânda kalmayı aşıyor.  Âna çakılıyor adeta. Henüz donmamış betona yılmaz bir dakiklikle yerleşip zeminin gitgide katılaşmasına mıhlanan çiviler gibi… Öykülerden kendini sağaltamayan sesler geçiyor çoğunlukla. Bir diğer nokta da şu ki Emrah Öztürk kimi yazarlara selam göndermeyi ihmâl etmemiş: Kerime Nadir, Oğuz Atay, Peyami Safa, Orhan Kemal, Balzac, Dickens…

Bekleyen, daima bekleyen, umudu da direnci de vuslatta değil, sabırda bekleyişte bulan öykü karakterleri baskın Anlatamıyorum’da… Yalnızlık da değil, bir tuhaf duygu, belki de yeni keşfedilmiş ve sadece bu çağa özgü duygulanımlar içerisinde varlıklarını sürdürüyorlar satırlar arasında… Kendiyle kalmaya kendiyle yaşamaya o denli alışmışlar ki bir başkası gelip de bu kendiliğindenlik / bir başınalık halini bozsun istemiyorlar. Bundan olsa gerek öyküler boyunca ana karakterlerin yarattığı farazi kimselerle tanışıyoruz. Hayalin bitimsiz bir gerçek oluşu zihnimizde çoğalıyor, anlam katmanlaşıyor, yeni bir bakış yeni bir pencere ediniyoruz geçtiğimiz her bir öykü zeminini geride bıraktığımızda… Bir ayna, yüzü öykü kişilerine dönük, gösterdiğiyse başkaları… Hangisi gerçek, hangisini öykü kişisi var etti hayalinde? İllüzyon insanlara düşlerinde sarılan zamanla kavgalı karakterler, insanlığın kadim öyküsündeki tarihe götürüyor. (Bkz. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı)

Kitabın ismi Anlatamıyorum, Teşne isimli öyküye işaret ediyor. “Birini çok sevince dilsiz kalıyorsun, onun tarafından… Oysa ben isterdim ki başa çıkabileyim ağzımdaki, belleğimdeki bu dikenle. Olmuyor. Bir sözcük öğrettin bana, bin sözcükle anlatamıyorum.” Pek alışık olmadığımız kelimelere rastlamak Anlatamıyorum’un dikkat çeken bir diğer özelliği: Ansımak, uylaşım, umu…

Emrah Öztürk’ün dil işçiliğine dair Öykülem’den Eyüp Tosun’un sorusuna verdiği cevap şöyle:

Dil meselesi dediğimiz şey edebiyatın ta kendisi değil midir zaten? Ben de her yazar gibi dili önemsiyorum, sözcükleri, anlamlarını, tınılarını, anılarını önemsiyorum. Çünkü elimizde sadece onlar var. Bizim onları seçmemizden öte, onların kendi seslerine kulak vermek gerek, değil mi? Poe sözcüklerin evrende kaybolmadığını söylemişti mesela. Rimbaud, harflerin, kelimelerin renkleri olduğuna inanırdı. Feyyaz Kayacan, Ece Ayhan, Bilge Karasu gibi ustalarımız ‘gündelik kullanımda olmasalar da’ kültürel belleğimizdeki, coğrafyamızdaki sözcükleri eserlerine kattılar. Çünkü onlar sayesinde bir metni inşa edebiliyoruz. Onlar sayesinde estetiğimizi kurabiliyor, düşüncelerimizi, duygularımızı ifade edebiliyoruz. Gücümüz, zenginliğimiz onlar. Kelime haznesini kısıtlı tutan, tutmakta direten, diline özen göstermeyen, neyi nasıl anlattığına yoğunlaşmayan biri neden kitap yazsın ki? Adının da işaret ettiği üzere Anlatamıyorum dil kavgası üzerine kurulu bir kitap. Her öyküde farklı biçimlerde dil üzerine eğiliyorum. Elbette dil işçiliğimin niteliğine okur karar verecektir.[1]

Öykülerde geçen mekân değiştikçe kelimeler de mekâna uyumlu bir hal alıyor Anlatamıyorum’da… Leyla ve Şafak Bekçisi’nde olduğu gibi: ebediyete intikal etmek, kâfi alaka, izzet-i ikram, rikkat kaideleri, vecd hali, âlâ…

Uyum sağlayamayan, ruhundaki dehlizde kaybolmuş bir karakter çıkar karşımıza Şafak Bekçisi’nde… Hayali canlılar yaratır; bazısını geçmişten koparır, belleğine acziyetini unutturmak, korkusuna çare bulmak ister. Üzerine çöreklenen kara duygu günlensin, kendisine yeni bir anlam bulsun ister karanlık odada beklettiği hayalde… Umulan, yıllarca hayali kurulan şey gerçekleşince bunun düşlenilenle aslında aynı olmaması tokat gibi çarpar yüzümüze… Şafak Bekçisi de benzer bir ruh haliyle sonlanıyor, insanın alışkanlıklarından sıyrılmasında bekleyen o şaşkınlıkla…


[1] Öykülem dergisi, 8. Sayı, Sayfa:74

Yanıtla

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin