Başka Türlü Bir Fantazya Mümkün!

Özgür Tacer

Başka Türlü Bir Fantazya Mümkün

Önceki yazıda, J.R.R. Tolkien’ın fantazya geleneğinin nostaljik, tutucu ve romantik yönlerini tartışmış; bu geleneği sürdüren fantezi eserlerinin ilerici bir toplumsal tahayyül ortaya koyamadığını tespit etmiştik. Peki ya modern fantazyanın pusulası her zaman şövalyelik, derebeylikler ve püriten ahlakçılık mıdır? Fantezi edebiyatında geçmişe özlem duymadan bugünün dünyasındaki eşitsizliği, tahakkümü ve özgürlük için mücadeleyi kavrayabilmek olası değil midir gerçekten?

Döneminin sonuna yaklaştığını hisseden bazı yazarlarda şimdiki zamanın edebiyatına, ruhuna karşı bir tepkisellik baş gösterir. Huysuzluğun dikenli dallarını kuşanıp acılaşmadan bu dönemi atlatabilen “eski” yazarların sayısı azdır. Michael Moorcock onlardan biridir. Bu satırlar yazıldığında 78 yaşında olan yazar, fantezi edebiyatına ilişkin yarım yüzyılı aşkın tanıklığını hala aynı heyecanla anlatabilmektedir. Çağdaş yazarların modern fantezi romanlarıyla ilgili fikirleri sorulduğunda ise yüzü aydınlanır. Belki kendini her döneme ait hissedebildiğinden, belki de filizlendirdiği fantazyanın yeni sürgünler verdiğini görebildiği için… İhtiyar masalcı Moorcock, edebiyata bıraktığı mirasla barışıktır ne de olsa.

Moorcock, edebiyat dünyasına oldukça genç bir yaşta atılmıştır.

Tarzan mecmuasının editörlüğünü devraldığında henüz 17 yaşındadır. 25 yaşındayken ise, yayımlandığı dönemde İngiltere’nin hayli tartışma yaratan yenilikçi bilimkurgu dergisi New Worlds’ün editörü olur. Editörlük yaptığı dönemde bir yandan da tamamen kendine ait, öncülü, referansı olmayan bir fantezi dünyası kurgulamaya adar kendini. Dünyasını tasarlayıp karakterlerini ete kemiğe büründürürken ise J.R.R Tolkien’ın bir antitezi olmaya çalışır –demek ki Tolkien’ın mirası kadar bu mirasın reddiyesi de fantezi edebiyatı için ufuk açıcıdır.

Başka Türlü Bir Fantazya MümkünMoorcock, fantazyasını yaratırken yaşadığımız dünyanın geçmişinden bağımsız, her şeyin farklı düzlemlerde mümkün olduğu bir evren tasarlamak ister. Kurguladığı bu sonsuz olasılıklar bütününe çokluevren (multiverse) adını verir. Birbirinden farklı tüm Moorcock dünyaları çokluevren içinde yer alır. Bu dünyalar geleneksel fantazyanın çok da uzağında değildir: krallıklar, büyücüler, ejderhalar bu dünyalarda da vardır ve esin kaynağı olarak Nors ve Kelt mitolojilerinin bu dünyalardaki izi yadsınamaz ama Moorcock, Tolkien’dan çok daha farklı bir biçimde kullanır bu mirası. Yazar, kuzey mitolojilerinin en çok ahlak vazetmeyen yönüne meftundur.

Çoktanrılı inançlardaki heterodoksinin, insanın çok yönlü doğasını daha iyi kavradığını düşünür. Semavi dinlerin normatif katılığına uzak hisseder kendini. Ona göre gerçek dünyanın karmaşasını fanteziye taşıyabilmek için iyi-kötü düalizminin o indirgemeci basitliğinden kurtulmak lazımdır. Nitekim Moorcock’un fantazyasında çatışma alanı iyi ve kötüden ziyade karmaşa ve düzen arasındadır. Moorcock, bu dualitenin iyi kötü karşıtlığına nazaran daha gerçekçi ve insan doğasına uygun olduğunu öne sürer. Bu karşıtlığı, içi ahlakçılıkla doldurulmadığı için de tercih eder: çünkü Moorcock’a göre düzeni ve kanunu savunan kötüler olduğu gibi, düzene ve kanunlara aykırı duran iyiler de vardır hayatta. Kahramanlık ise, diğer pek çok şey gibi, göreceliği olan bir kategoridir.

The Eternal Champion serisinin toplulaştırılmış baskısının önsözünde Moorcock, geleneksel kahramanlık anlatısıyla neden barışık olmadığını anlatır. Üst idealler uğruna kendini feda etmekle ifade bulan bir kahramanlık tanımı kuşku uyandırıcıdır Moorcock için: “adil olmayan, kirli bir savaş uğruna kendini feda etmek kahramanlık mıdır?” diye sorar. Zira böylesi kahramanlıklarda manipülatif, dürüst olmayan bir yan vardır ve çoğunlukla erk sahiplerinin gücünü, iktidarını tahkim eden sonuçları olur bu fiillerin. Moorcock bu geleneksel kahraman kalıbının karşısına şüpheci, sorgulayıcı, etrafta olup bitene yabancılaşmış karakterleri koyar. Kendisine dayatılan ahlaki önermeleri veri kabul etmeden kendi doğrularını izleyebilen ve kolay kolay ikna olmayan karakterleri, aynı Melniboné’li Elric gibi…

Başka Türlü Bir Fantazya MümkünMoorcock, Melniboné’li Elric karakterini 1950’li yıllarda tasarlar, ama onu nasıl konumlandıracağına uzun süre karar veremez.  Elric ilk defa yazarın “The Dreaming City” (1961) adlı kısa romanında yer bulur kendine. İlk okuyucuyla buluştuğunda Elric bir anti-kahraman olarak tanımlanır. Oysa Moorcock bu tanımı benimsemez. Onun için Elric bir kahramandır. Zira kahraman olmak için illa ki yüksek ahlaki değerlerle kutsanmış olmak gerekmez. Gerektiği anlarda vicdanının sesini dinleyebilmek ve kendisine empoze edilen doğruları muhakeme süzgecinden geçirerek kavrayabilmek bazen her şeydir.

Elric, geleneksel fantezi kahramanlarının her yönüyle antitezidir:

Zayıftır, erkeksi çağrışımları yoktur. Beline kadar uzanan bembeyaz saçları, soluk beyaz teni, kırılacakmışçasına ince fiziği ve kıpkırmızı gözleriyle doğuştan sıradışı bir kahramandır Elric: albinodur. Annesi onu dünyaya getirirken ölmüş, kendisi de zayıf ve hastalıklı doğmuştur. Kral olan babasının oturduğu Yakut Tahtın gönülsüz varisidir. Sevgisiz bir çocukluk geçiren Elric, kendini büyü sanatlarında ustalaşmaya adar. Babası öldüğünde ise zoraki tahta oturtulan güçlü bir büyücüdür artık. Bir mağarada bulduğu Fırtınagetiren isimli büyülü kılıcı eline almasıyla Elric’in hayatı değişir: Fırtınagetiren, canını aldığı insanların ruhuyla beslenen ve kendi iradesi olan şeytansı bir varlıktır. Kendi ruhlarla beslendikçe Elric’e ihtiyaç duyduğu yaşam enerjisini sunar ve böylece simbiyotik bir hayata başlarlar. Fırtınagetiren’in bitmek bilmeyen talepleriyle kendi vicdanı arasında savrulup durur albino kral.

Cesur, kararlı, ilkeli ve gururlu değildir Elric. Anı yaşayan, pragmatik, değişken ve ikircikli bir karaktere sahiptir. Ne merhametlidir ne de acımasız. İçe dönük ve bencil mizacının elverdiği ölçüde yiğitlikler gösteren, bazen de göstermeyen, kimliğini ve özgürlüğünü arayan bir roman kahramanıdır. En önemlisi de niyeti ne olursa olsun güce ve iktidara karşı her zaman mesafelidir. Kral Arthur’dan Kimeryalı Conan’a, fantezi kahramanlarının çoğu hükmetmeye yazgılıyken Elric kendi hanedanlığından dahi kurtulmak derdindedir. Nitekim Çokluevren’de iyi iktidar yoktur: Tolkien’deki gibi iyi hükümdar kötüsüyle yer değiştirdiğinde bir şey çözülmez. Başkalarının acılarıyla kederlenip haksızlığın karşısında durabilmek için gereken vicdan karmaşadan da düzenden de doğabilir, ama saraylardan asla…

Michael Moorcock’un fantazyası, her ne kadar tabu yıkıcı bir öze sahip olsa da işaret ettiği toplumsal sorunlara bir reçete önermez. Aynısı Ursula LeGuin için de söylenebilir: özgürlükçü ve ilerici yanıyla tanıdığımız Le Guin de klasik fantazya sayılan eserlerine (Yerdeniz romanları gibi) göze görünür bir siyasi içerik katmamaktadır. Klasik fantazyanın kendine has normları, alternatif toplumsal önermeleri nakletmeye elverişli bir zemin sunmaz. Bu nedenle Moorcock ve Le Guin gibi ilerici yazarların düşledikleri toplumun tüm vasıflarını romanlarına yansıtması mümkün olmamıştır. Bunun için geleneksel fantazyanın dahi sınırlarını aşan bir edebi tahayyül gerekir; bu tahayyül ise belki de sadece “yeni tuhaf kurgu”da soluk bulabilir.

Başka Türlü Bir Fantazya MümkünTuhaf kurgu, edebiyatta fantezinin korku, gerilim ve polisiye gibi farklı türlerle etkileşime geçip eklektik bir forma kavuşmasıyla tanımlanır. Bu türün isim babası sayılmasa da popülerliğini sağlayan yazar H.P. Lovecraft’tan başkası değildir. Korku, tekinsizlik, tedirginlik yaratan atmosferler, hayal dahi edilemeyecek tuhaflıkta sanrılar, kâbuslar ve tüm bunların ortasında akıl sağlığını korumaya çalışıp bir gizemi çözmeye uğraşan insanlar, Lovecraft’ın ustalıkla icra ettiği bu türüm belkemiğini oluşturur. China Mieville, Jeff Vandermeer ve K. J. Bishop gibi birkaç yazar ise bu geleneği modern çağa uyarlayarak “yeni tuhaf kurgu” (new weird) akımının mimarı olurlar. Bu akım, yadırgatmacı edebiyatın füzyon mutfağıdır adeta: fantezinin içine bilimkurgu, cyberpunk, hatta western gibi en olmadık türleri eklemleyebilen, post-modern denebilecek bileşke bir edebi türdür. Yeni tuhaf kurgu, özellikle edebiyatta sınır tanımazlığı temsil etme iddiasındayken vampir-kurtadam, elf-cüce, savaşçı-büyücü gibi kalıplara sıkışıp katılaşan modern fanteziye karşı bir meydan okumadır.

Yeni tuhaf kurgunun çağdaş edebiyattaki önde gelen temsilcisi kuşkusuz China Mieville’dır.

1972 doğumlu İngiliz Yazar, Perdido Sokağı İstasyonu (Perdido Street Station-2000), Yara (The Scar-2002) ve Demir Konsey (Iron Council-2004) romanlarından oluşan Bas-Lag Üçlemesi ile edebiyat tarihinin en karmaşık ve özgün tuhaf kurgu mitlerinden birinin yaratıcısı olmuştur. Bas-Lag üçlemesi, hem fantazya, hem bilimkurgu hem de korku unsurlarını barındıran tipik bir tuhaf kurgu serisidir: Bas-Lag’ta bilişsel yöntemlerle kısmen de olsa açıklanabilen bir büyü sistemi vardır. Romanların geçtiği kurgusal zaman, büyük oranda ikinci sanayii devrimi zamanlarını anımsatsa da insanların makinelerle melezlendiği, yapay zekânın bir network ağı içerisinde bilinç kazanabildiği sibernetik -hatta cyberpunk- bir çağın izlerine de rastlanır.

Mieville, Bas-Lag’ı kurgularken popüler kültür unsurlarından da epey ilham almıştır: Dungeons and Dragons ve World of Darkness gibi popüler fantezi rol yapma oyunlarının ögelerini ödünç alıp romanlarına eklemlemekten geri durmaz. Bas-Lag evreninin bu zenginliği, romanlardaki imge ve metaforların çeşitliliğine yansır ve yadırgatma etkisini çok daha serbest ve güçlü bir biçimde metne aktarılabilmesini sağlar. Bu kurgu, Mieville’a göre imkânsızı düşlemek için yeni olasılıklar yaratır.  Bas-Lag evreni, siyaseti yeni baştan tahayyül etmek için tasarlanmış büyülü bir penceredir adeta.

Başka Türlü Bir Fantazya MümkünSerinin ilk kitabı olan Perdido Sokağı İstasyonu, Bas-Lag evreninin büyük şehri olan Yeni Crobuzon’da geçer. Yeni Crobuzon, emperyalist bir uygarlığın distopik başkentidir: Sanayi ve ticaretin kalbi, ama aynı zamanda sömürü ve tahakkümün de merkezidir. Şehri demir yumrukla yöneten Parlamento ve onun acımasız paramiliter güçleri, boğaz tokluğuna çalıştırılan işçilerden devşirdiği artı değeri şehrin elitleri arasında bölüştürür. Ne var ki bu bölüşüm, şehre refah getirmemiştir: nehirlerinden zehir akan, havası kirlilikten solunamaz durumdaki Yeni Crobuzon hiçbir zümre için cennet vadetmez. Şehir, tüm karamsarlığı ve matlığıyla (Charles Dickens’ın birebir resmettiği şekliyle) Victoria Dönemi Londra’sını anımsatır; ancak bir tuhaf kurgu kentine yakışacak biçimde pek çok fantezi unsurunu da peyzajının içine katar: Kentin ortasında, sıra sıra gökyüzüne yükselen dev boyutlu kaburgalar göze çarpar örneğin.

Her biri otuz metre yüksekliğinde olan bu kemiksi yapıların ne olduğu bilinmemekle birlikte, yüzyıllar önce ölmüş dev bir hayvanın iskeleti olduğu tahmin edilir. Bu haliyle Yeni Crobuzon, yüksekten bakıldığında etleri kemiklerinden sıyrılmış devasa bir hayvan leşi görüntüsü verir. Şehre doğudan giriş yapan genişçe bir akarsu kenti ikiye bölerken merkeze doğru ismiyle müsemma iki kola ayrılır: Katran Nehri ve Septik Nehir. Kirlilik ve çürümüşlük Yeni Crobuzon’un alamet-i farikasıdır adeta. Bu mutant kentin kasveti ve karmaşası okuyucuda yoğun bir tiksinti, tedirginlik ve yabancılık hissi uyandırır.

Bas-Lag evrenindeki sosyal yapı da her bakımdan kendine özgüdür. Bas-Lag’da hâkim olan tür homini, yani bildiğimiz insan türüdür; ancak Yeni Crobuzon’da farklı insansı türlerle bir arada yaşarlar.  “Ötesoylular” olarak anılan bu azınlık türler, Yeni Crobuzon’a türlü mecburiyetler sonucu (iç savaş, soykırım, işsizlik vs.) yerleşmiş ve her türlü ayrımcılığın ve ötekileştirmenin nesnesi olmuş “sözde” yurttaşlardır. Ötesoylular içinde en ilgi çekici olan tür kuşkusuz Keprilerdir.

Keprilerin erkekleri ve dişileri birbirinden anatomi ve zekâ bakımından oldukça farklıdırlar: Kepri erkeği, üremek dışında fonksiyonu olmayan irice bir tür bokböceğidir. Kepri dişisi ise boyundan yukarısı bokböceği, gövdesi insan gövdesi olan tuhaf bir türdür (oysa bir Kepri dişisine sorsanız, insanın boyundan yukarısı tıraşlanmış şebek, aşağısı Kepri olan tuhaf bir tür olduğunu söyleyecektir). Kepri erkekleri zekâdan yoksundur ancak Kepri dişileri oldukça zeki, yaratıcı ve farkındalığı yüksek bireylerdir. Keprilerin yanı sıra, yarı kuş yarı insan bir tür olan Garudalar, kurbağa görünümlü Vodyanoiler, vücutları insan formunda olup kaktüs özellikleri taşıyan Cactacae’ler ve vücutları makine implantlarıyla deforme edilmiş Tekraryapımlar; şehrin kozmopolit dokusunu oluşturur.

Anlaşılacağı üzere, Yeni Crobuzon’un ağır sanayii ötesoyluların alın teri üzerinden yükselir. Örneğin tersane ve liman işçileri amfibi Vodyanoi halkına mensuptur. Karasal bölgelerde ise Cactacae işçi sınıfın çoğunluğunu oluşturur. En ağır ve tehlikeli işleri ise modifiye vücutlarındaki avantajları kullanan tekraryapımlar üstlenir. Diğer taraftan bu yabancı ırklar asla şehrin kurucu unsurları olarak görülmez: İnsan-merkezli toplumun yerleşik kültürel dokusu onları içselleştirememiştir. İnsanların baskısından ve kendi türdeşleri arası dayanışma gereksiniminden dolayı kendi mahallelerini kurarak gettolaşmak zorunda kalmışlardır. Yeni Crobuzon’un ötekileri olmakta ortaklaşmış tüm ötesoylular, kendi aralarındaki husumetleri de bir kenarda tutup varoşlarda bir ortak yaşam kültürü oluşturmaya çabalarlar. Şehrin en berbat yapılarının, yani kesimhanelerin, dökümhanelerin, zehir saçan merdivenaltı imalathanelerin, torbacıların ve müptezel randevuevlerinin bulunduğu bu semtler, Yeni Crobuzon sakinlerine şehrin kanserli hücreleri gibi görülür. Ancak bir yandan da toplumun her tabakasından yurttaşların ihtiyaç duyduğu pek çok şeyin, yani uyuşturucuların, kaçak malların, egzotik lezzetlerin ve yasaklanmış zevklerin temin edildiği yerlerdir aynı zamanda. Bir bakıma, nefret ve arzuyu aynı anda çağrıştıran ve uyandıran meskenlerdir. Milisler gecekondu mahallelerinin kayıt dışı ekonomisine boyun eğdirmek adına oralara baskınlar yaptıkça onları alenen alkışlayanlar, bu mahallelere en çok işi düşenlerdir aslında. İkiyüzlü ahlakçılık, gerçek hayattaki pek çok örneği gibi Bas-Lag toplumlarının da karakteristiğidir.

Başka Türlü Bir Fantazya MümkünPerdido Sokağı İstasyonu’nu özel kılan yönü, bir manifesto oluşturacak zenginlikteki politik önermeleri bu kadar karmaşık, derin ve sürükleyici bir fantastik kurgu romanına aksettirebilmesidir. Burjuva siyaseti, otokrasi, ayrımcılık, cinsiyetçilik, muhafazakârlık gibi nice siyasi kategoriyi böylesi gerçek üstü bir kurguya yedirip bütün çıplaklığıyla tartışabilmesi China Mieville’ı özel kılar. Tüm bu akıllara zarar karakter tasarımları ve tuhaf mekânlar, Mieville’ın tahayyülünde sarsıcı derecede gerçeğe yakın bir siyasi örüntü içinde yer bulur. Böylesi aşırılıklara sahip bir tuhaf kurgunun bu denli belirgin bir toplumcu-gerçekçi nüveye sahip olması başta insana şaşırtıcı gelebilir. Ancak klasik fantezinin kendini nostaljiden kurtaramadığı noktada imdada modern imgelerin yetişmesi ve okura yeni algı kapıları açması kaçınılmazdır. Fantastik imgelemin ve siyasetin birbiriyle bu kadar eleştirel ve aynı zamanda yapıcı bir ilişki kurabilmesi, siyaseti nasıl yeniden düşünebileceğimizin de pusulası haline gelir.

Ursula LeGuin için ejderhalardan korkmamakla başlar her şey. Michael Moorcock yerleşik kalıpları ve normları veri kabul etmeden hayal kurabilmeyi öğütler. China Mieville ise korkusuzca hayal kurmanın devrimci bir eylem olduğunu hatırlatır bize. Ticari kaygılardan soyunmuş, bildiğimiz dünyanın adaletsizliğini radarına almaktan korkmayan bir fantazyanın diyalektiği de bu olsa gerektir.


Kaynaklar:

Yorum yap

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin